metrodan indik, epey bir yürüdük. ben, Katie’ye saydırdım, yüzüne, ‘inşallah iyidir, beni bu kadar yürütüyorsun’ diye. o da ilk defa gidiyor, bilmiyor, cevabı yok. ikimiz de iyi olduğunu umuyoruz. yürüyoruz.
farklı bir mönüleri var. belirli bir gruplama yok, karışık. biz istediklerimizi seçtik, sıralamayı onlara bıraktık. şarabı zaten daima Katie seçer, yine öyle oldu. ben sadece ağır bir kırmızı istemediğimi söyledim. ilginç bir roze seçmiş. neredeyse kırmızı şarap renginde, hafif tatlı, Vinsanto’yu da anımsatmıyor değil. müthiş bir şarap. hastası oldum. ne yapıp, edip İstanbul’a getirtmenin bir yolunu bulmalıyım. Grolleau üzümünden, Anjou bölgesinde yapılma, “naturel” diye tanımlanan şaraplardan. naturel, şarapta, o da ne derseniz; bağlarda kimyasal ilaç kullanılmadan yetiştirme yapıyorlar. sonra da, şarabı yaparken de, sülfür kullanmadan meyvenin üzerindeki doğal bakterilerle mayalamayı sağlıyorlar.
ilk yemek geldi,”tartare, sunchoke, flax, creme fraiche”. evet, yürüdüğümüze değmiş. tartare gerçekten iyiydi, tek sorun porsiyonu azdı. o kadar leziz ki, biraz daha yemeğe devam etmek istiyorsun. tabaktaki kırıntıları bile temizledim.
sırada bir salata var, “homage to bras’ salad”. yemek değil, resim. herşey çiğ, yumurta sarısı dahil, herşey bebecik ve kütür kütür. bakla içleri, bezelyeler, kabuklu-kabuksuz, tanımadığım yeşillikler ve çiçekler. tabaktaki herşey yeniyor ve herşey şiir gibi.
derken kalamar geldi. girdiğimizde görmüştüm, odun fırınları tam gaz yanıyor, alevli, ve içlerinde döküm tavalar duruyor. siparişin zamanı gelince, kalamarı yağlayıp, o tavanın içine atıyorlar. yaklaşık 4 dakika. sonra da tabaklıyorlar. bu kadar basit. lokum.
devamında “broth, foie, asparagus, ramp, spelt” geldi. aman Tanrım! hayatımın gerisini o suyun içinde geçirebilirim. tarifsiz. et suyundaki katmanları, kaz ciğerinin kaymaksılığı, sebzelerin kırt edişi, tüm bileşimin rafinmanı, tarifsiz.
et suyundan sonra, “porridge, fava & pea ragout, gat cheese”. yulaf yerine, spelt’den bildiğin bulamaç yapmış, iç bakla, bezelye eklemiş, üstüne de keskin bir keçi peyniri rendelemiş. hafiften tuzlu olması dışında, tam benim evde yapıp, yemekten hoşlanacağım gibiydi. nedense, böyle bulamaç gibi yemekleri pek severim. iyi gözükmezler, iyi fotoğraf vermezler, ama tatları insanın hem damağına hem ruhuna iyi gelir.
en son olarak da ördek göğsü “duck breast, shiitake, potatoes, smoked onions” geldi. ördek tam kıvamında pişmiş olmasına karşın, diger yemeklerin özgünlüğünü taşımadığı için, biz de biraz hayal kırıklığı yarattı. şımarıklık işte.
mönüde ekmek, peynir, jambonu ve tatlı dışında toplam 10 kalem vardı ve biz 6′sını yemiş olarak kalktık o masadan. hem yediklerimizden, hem şaraptan, hem de servisden çok memnun kaldık. hesap, yediklerimizin kalibresi karşısında, saçma uygunlukta geldi. tekrar gelir miyim? kesinlikle. ama bu sefer taksiyle.