Feeds:
Posts
Comments

 karabuğdayı Ayvalık’ta marketten, paket içinde aldım. daha evvel niye denemedim? bilmiyorum. denk düşmedi, yada cazip gelmedi, yada glutensiz meselesine alerjim var diye olabilir. 

neyse, görünce aldım. paketin arkasında 1-e-3 su ile yapmayı tavsiye ediyordu, vardır bir bildikleri diye aynen öyle yaptım. yaptım da, aynen çöpe attım. o kadar çamur oldu ki, inanılmaz. neye göre bu ölçüleri veriyorlar, şaşıyorum. hiç mi denemiyorlar? yada deniyorlar da, kafaları/bilgileri bu kadar mı?

bu kadar sinirliyim, zira misafir için yaptım ve o kadar berbat oldu ki, çöpe attım, baştan başladım. misafire vermeyi bırak, kendim idareten bile yemem. 1-e-1,5 tamamdır.

ama sonra sonuç iyi oldu. yeni bir salata çıktı. hani, buğday-bulgur-kinoa üçlüsüne varyasyon.

karabuğdayları biraz zeytinyağında çevirip, suyunu verdim, pişince de dinlendirdim. hani pilav gibi. bir daha sefere bol suyla haşlama metodunu deneyeceğim.

dinlendi, ılındı, sosladım. zaten lezzet orada. tuz, değirmen karabiber, acıtmayacak-ama-kaldıracak-kadar pul biber, yenibahar, limon kabuğu rendesi, az-mı-az sarımsak, elma sirkesi ve esas çocuk olarak da kavrulmuş dolmalık fıstık. dolmalık fıstık ama bolca, gerçekten bol. insanı borca sokacak kadar bol. malum dolmalık fıstığın kilosu altınla.

kavurup, coss diye sosun içine. sıcak sıcak. tüm yağını, aromasını sosa versin diye. nitekim öyle de oldu. ılınmış karabuğdayı sosa kattım. içine bolca hıyar, abartmadan yabani semizotu ve çintilmiş kırmızı soğan.

budur.

şimdi dükkanda yapmalı.

 
dün akşam Zeynep’le Mehmet geldiler. Keremköy’den komşularım. daha doğrusu, ben mutfak atölyesini yapınca resmen komşu olacağız. şimdilik sadece yarenlik ediyoruz. Zeynep’le İstanbul’da da buluşup kahve içiyoruz. Mehmet ise en akıllımız, zaten gelip buraya yerleşmiş, düzenini almış.

dedim ya, akşam yemeğe geldiler; zeytinlikten, hayallerden, kayıklardan, çoluk çocuktan, zeytinyağından, erken hasattan, ağaçların durumundan, geçmişten, gelecekten, ondan, bundan, herbirşeyden konuştuk. yemek yedik, rakı içtik, muhabbet ettik. iyi ki geldiler.

 mönü

limon soslu ladotyri

kapari ve sarımsaklı domates salatası

yabani semizotlu ve hıyarlı karabuğday

peksimet ve patlıcanlı fırın levrek

Tıflıpaşa ballı helvası, Karaman tulumu ve yassı şeftaliler

 
nereden aklıma geldi? bilmem. 

Cem bana, kahve stoğumu tazelerken, bir de Ethiopia Sidamo yollamış. tam kuzuyu, kol, marine etmek üzere tezgâha çıkarmışken, geldi. paketi açıp kokladım ve hemen o an marineyi karıştırmak üzere çıkardığım kabın dibine döktüm. 

koku böyle birşey işte, insani tetikliyor. pek de düşünmeden, insiyaki olarak başladım eklemeye. kişniş tohum, pembe karabiber, deniz tuzu, çubuk tarçın, az pul biber, 2 diş sarımsak, limon kabuğu ve yoğurt. tabii bolca zeytinyağı ile tamamladım. kuzunun kolunu ikiye kırdırmıştım, yeteri büyüklükte kap kacak yok diye, iyice buladım marineye, kaldırdım buzdolabına. içine bir sürü zımbırtı koydum, ama yine de marineyi kokladığında baskın koku kahve oldu. diğerleri aksesuar kıvamında. 

kuzu bu marinede iki gün yattı. Salı akşamüstünden Perşembe 11’e. çıkardım, marinenin içinde oda sıcaklığına geldi. marinenin bir kısmını da koyarak bir fırın  kabına koydum, bir parmak da su, hop fırına. üstü kapalı olarak 3 saat civarında pişti, taa kemiğinden ayrılıncaya kadar.

kemiğinin üzerinde soğurken, biraz daha kahve, pembe karabiber, kişniş tohumu ve süzdüğüm içinde piştiği sıvı ile yeni bir banyo hazırladım. etleri irice parçalar halinde didikleyip içine gömdüm.  öylece kendi kendine soğudu. buzdolabına girmeden. içine nüfuz etmiş kahve tadına tazesi de eklendi. hem hissettiğin, hem ağır basmayan bir dengesi oldu. alçakgönüllü davranmayacağım, nefis oldu.

nasıl mı yedik? Devecitepesi’nde gün batımı pikniğinde. lavaş içine söğüş dürüm yaparak. az kırmızı soğan, yeterince limon turşusu, bol maydanoz ve taze nane ile hazırladığım ot salatasını da koyduğumuz dürümler.  

 bayılıyorum Devecitepesi’ne. zeytinliğime. orada gün batırmaya. bir kadeh birşey içip, sofra kurmaya. eşimi dostumu yanıma katıp, çoğalmaya. evet, daha hiçbirşey yok o yamaçta, ama bu hayal kurmama ve bütün bu söylediklerimi bir piknikle yapmama engel değil. keyif almaya, umuda dair herşeyi bir nefeste içime çekmeye hele, hiç değil. 

Zeynep’le Görgün buradalar. arife akşamındayız, yarın bayram. Ayvalık, hele Cunda, nefes alınmayacak kadar kalabalık. biz dün akşam Ayna keyfimizi yaptık, henüz ortalıklar tam da taşmamışken. Ezgi bize sevdiğim masayı, sokakta, ayarlamıştı. Nihal Hanım da tam formunda, harika yemekler pişirmişti. eh, artık bayram sonuna kadar ortalığa çıkmam, çılgın kalabalıktan ne kadar uzakta o kadar iyi.

zeytinliğe gitmenin tam zamanı.Süleyman çıkardı tüm açılan kapanan sandalyeleri, masayı, piknik sepetimizi, buz kutusu ve içinin buzlarını, yaptı gereken lojistik tüm hareketleri. ben de yemekleri pişirip, paketledim. tabii bir kokteyl ve diğer içkileri unutmadan. masa örtüsü bir peştemal, çatal-bıçak eski İngiliz, gümüş. tabaklar Tulya, yani santimetre. biraz emaye, biraz hasır, bir de Duralex, takım tamam. Görgün müzik işini ayarladı.     toplandık gittik. soframızı kurduk, fenerlerimizi yaktık. önce bir yudum kokteyl. o sırada güneş battı. Ağustos böcekleri cırcırlanmaya devam etti. hafiften bir yel esti. tam da karanlık çökmeden yemekler yendi. karanlık inerken laf uzadı. ben hiç oradan ayrılmak istemedim. hani kalsam orada, sabah da orada uyansam istedim. daha değil. henüz değil. ama bir gün…… bir gün muhakkak. 

mönü

mercan pate & peksimet

kahveli kuzu kol söğüş; hardal, limon turşulu kırmızı soğanlı maydanoz-nane salatası & lavaş

bamya fırın; yoğurt soslu, domatesli, taze naneli

tombul biber fırın

yeşil salata; kuru börülce ve hardal soslu

Karaman tulumu & şeftali       

tam yazlık.

mercan. balık olanı kast ettiğim. fileto, derili. biraz tuzladım, tezgahta bir 15 dakika bekledi.

domates. sulu, lezzetli, kırmızı. incecik doğranmış, şöyle arkasını gösterecek gibi. tabağın en altına, üstünde kristalize deniz tuzu ve bolca sızma zeytinyağı ile.

limon kabuğu. bol. bol. bol.

semizotu yaprak yaprak. kütür. yabanisi olsa daha iyi olur.

bir fırt tahin. ama gerçekten bir fırt. devamı daha sonra.

börülce, kurusundan. hani şu pazarda bulup sotaya attığım göbeği kara olmayanlardan. öbürü de olur ama bu daha iyi oluyor. topraksılığı daha az diye.haşlanmış, henüz ılık.bademler tuzsuz, kabuklu, uzunlamasına kesilmiş. bir diş sarımsakla bolca zeytinyağına. renkleri dönecek. ama sarımsağı dönmeden, yani acımadan alacaksın dışarı. ama son saniyesinde incecik pul doğranmış başka sarımsaklar atacaksın tavaya. hemen de çıkaracaksın. rengi hiç-mi-hiç dönmeyecek. sonra hepsini hemencecik bir peçetenin üstüne. bolca deniz tuzu. öylece. yağ tavada kalacak.

işte balık o tavaya. derili yüzü alta. yanına yeni bir diş sarımsak unutmamalı. sonra hop öbür yüzü. çıkarır çıkarmaz tabakta dizdiğin malzemenin üstüne.

bademli karışım üste. tuzu sarımsağı hepsi.

incecik, azıcık taze soğan.

balığa gelmeden biraz daha tahin.

en son, ama olayı değiştiren hamle, limon. şöyle yarım limonun suyu, şarıl şurul.

nefis.

afiyet olsun. 

ne menem bir isim bu?

aslında tamamen uydurma, böyle bir salata yok tabii. ama şartlar bize bir takım güzellikler sundu, biz de keyfini sürdük. fikrini aldığım salata ile kaldığım lokasyona bir gönderme yaptım kendimce.   malum Midilli’deyiz. keyfimiz yerinde. denize girip çıkıyoruz, bütün günü pinekliyerek geçiriyoruz, bazı bazı güneşte, ama çoklukla gölgelerde. tatil işte.

günün tek atraksiyonu, öğlen ne yesek? dün üçüncü gün, kendimiz pişiriyoruz, çınarın gölgesinde yiyiyoruz, tembelliğe devam ediyoruz. kaldığımız evin 50 metre ötesinde bir tarla var, önünde de yetiştirdiklerini satıyorlar, canıma minnet. aslında bir nimet, pişirmeye itiyor beni. mutluluk.

kadın fasulye toplamıştı kütür kütür. pancarlar ufacık, hem de yapraklı. patates hala ılık, toprağı üstünde. fesleğen bir saksıdaydı, işaret ettim, koparıp verdi. yeşillikler biraz kartalmıştı ama ziyan edesim  yok.

bir gün evvel akşam Yannis’e barbun ayırttırmış, sonra da çok doyup yiyememiştik. o tava barbunları ayıklayıp, sirkelemiştim. yıllar evvel Gökçen Adar’ın kitabında okuyup, aa-ne-iyi-fikir diyip, aklıma yazmış, ama hiç fırsatını bulamamıştım. kısmet Midilli’yeymiş.

işte o turşumsu balıklar ve diğer malzemeyi bir arada düşününce, akla hemen Salade Niçoise geliyor. geliyor ama, ne de olsa tam aynı şey değil, o zaman sonuç “Salade Eftalou”

patatesler, pancarlar ve fasulyeler haşlandı. tabii ayrı ayrı. taze fesleğen, rendelenmiş ladotyri, limonun -bir de kokulu ki-  hem kabuğu hem suyu, tuz-karabiber, sarımsak, bolca zeytinyağı ve cevizle de taneli/iri/kaba bir sos. o da sebzelerin üstüne.     Fem çıralık yaptı, cevizleri kırdı, sarımsakları rendeledi, sofrayı kurdu. herşeyi bir araya getirdik, gölgedeki soframıza oturduk. hayat güzel, keyfimiz yerinde. daha n’olsun?

sabah geç kalktım. kahvaltı, sonra kahve keyfi derken bir baktım saat 1 olmuş. eh, öğlen.kalktım bir frittata yaptım. kolaycacık, hemencecik. teyzemin bahçesinden yolduğumuz renkli saplı pazılarla. önce sapları doğrayıp, teyzemin bakır tepsilerinden biriyle, bol da zeytinyağı koyup, Ömer’in kendi zeytin bahçesinden, ateşe. hani saplar yumuşarken ben de diğer malzemeyi, pazı yaprakları, taze soğan, maydanoz ve naneyi doğrayıveriyim diye. diğer bir kapta da yumurtayı çırptım, tuz, değirmen karabiber, yoğurt , sızma ve kalmış peynirlerin rendesiyle.pazı karışımını ateşin üstündeki bakır tepsiye doldurdum. öyle silme falan değil, bayağı tepeleme. yumurtaları da üstüne döktüm. ateşin üstünde 3-4 dakika. altı tutsun diye.
sonra da hemencecik fırına. bir de sarımsaklı güzel bir domates salatası yapıverdim. yaz domatesleri. sadece deniz tuzu ve bolca sızma.
zaten 8 dakikada fırındaki de hazır oldu. oturduk sofraya. Temmuz’un bu üçüncü gününde, cırcır böceklerinin sesinde, ağacın gölgesinde teyzemin sofrasında. annemin sofrası.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 5,095 other followers